Bol bol sebze meyve tüketin

04 Şubat 2010 Yazan eSeR  
Kategori Sağlık

sebzekuttuKış aylarında bağışıklık sistemini korumanın en iyi yolu.
Sağlık Bakanlığı, kış aylarında bağışıklık sistemini güçlendirerek vücut direncini artırmak için meyve ve sebze tüketimine ağırlık verilmesi, yağlı gıdalardan uzak durulması, E vitamininden zengin yiyeceklerin tüketilmesi ve yeterli miktarda sıvı alınması gerektiği uyarısında bulundu.Sağlık Bakanlığı yetkilileri, hava sıcaklığının değişmesine bağlı grip ve soğuk algınlığı gibi hastalıkların görülme sıklığının arttığını belirterek, hastalıklardan korunmak için bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Kış aylarında yağlı ve şekerli besinlere eğilimin arttığını, kapalı ortamlarda fazla zaman geçirildiğini, fiziksel aktivitenin azaldığını ve sonuçta kilo artışı olduğunu ifade eden yetkililer, bunların tümünün hastalıklara yakalanma riskini arttırdığını söyledi.

Hastalıklardan korunmak için öncelikle sağlıklı ve dengeli beslenme alışkanlığının kazanılması gerektiğine dikkati çeken yetkililer, beslenme önerilerini şöyle sıraladı:

”Dört besin grubunda bulunan çeşitli besinler en az 3 ana ve 3 ara öğünde yeterli miktarlarda alınmalı.

Kış aylarında vücut direncini artırmak ve vücuda yeterli miktarda vitamin ve mineral alınmasını sağlamak için imkanlar dahilinde her gün bol ve meyve sebze tüketilmeli. Savunma sistemini güçlendirici özelliği olan A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin havuç, brokoli, kabak, lahana, karnabahar, maydanoz gibi sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma, greyfurt gibi meyvelerin tüketimi önemlidir.

Gerek C vitamini ihtiyacının karşılanmasında gerekse sıvı alımına katkı sağlanması açısından taze sıkılmış meyve suları tüketilmeli. Meyve suları, içindeki C vitaminin azalmaması için sıkıldıktan hemen sonra içilmeli.

Soğuk algınlığı ve enfeksiyonlara karşı vücut direncini artıran, A vitamininin okside olmasını engelleyen E vitamini de yeterli oranda alınmalı. Bunun için E vitamininden zengin yeşil yapraklı sebzeler, fındık, ceviz gibi yağlı tohumlar ve kuru baklagiller yeterli miktarda tüketilmeli. Balık da beyin fonksiyonlarının gelişimi için gerekli çoklu doymamış yağ asitleri, kalsiyum, fosfor, selenyum ve iyot mineralleri ile E vitamini için de iyi bir kaynaktır. Bu nedenle kış aylarında imkanlar dahilinde haftada 2-3 kez yenilmeli.”

-”BOL SIVI ALINMALI”-

Kış aylarında daha çok yağlı yiyeceklerin tüketildiğine dikkati çeken yetkililer, özellikle katı margarin ve tereyağından kaçınılması, yoğun yağlı etlerden uzaklaşılması gerektiğini belirtti.

Yetkililer, hareketlerin kısıtlandığı kış aylarında vücut ağırlığı kontrolünün sağlanmasında basit karbonhidrat olan saf şeker ve şekerli besinler yerine kepekli ekmek, makarna, bulgur gibi tam tahıl ürünlerinin tüketilmesine özen gösterilmesi, enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar ile meyve tatlılarının tercih edilmesi, posa içeriği yüksek kuru baklagillerin tüketilmesi ve düzenli fiziksel aktivite yapılması önerisinde bulundu.

Vücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alınması gerektiğini vurgulayan yetkililer, yeterli sıvı alındığında vücuttaki toksinlerin atıldığını, vücut fonksiyonlarının düzenli çalıştığını, metabolizma dengesinin sağlandığını ve birçok biyokimyasal reaksiyonun gerçekleştiğini vurguladı. Yetkililer, bu nedenle her gün en az 2-2.5 litre su içilmesi gerektiğini, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, adaçayı, kuşburnu ya da açık çay gibi içeceklerin tercih edilebileceğini kaydetti.

Bademcik çocukların başarısını etkiliyor

04 Şubat 2010 Yazan eSeR  
Kategori Sağlık

bademcikktuNe zaman alınmalı?
Bademcik ve geniz eti hastalıkları, çocukların psikolojisini, sosyal hayatını ve okuldaki başarısını olumsuz etkiliyor.Ahmet YUKUŞ/ DİYARBAKIR (AHT)

Diyarbakır Çocuk Hastanesi Çocuk Uzmanı Dr. Atilla Özyılmaz, geniz eti ve bademcik sorunlarının hastanın günlük yaşantısını etkilediği gibi okul çağındaki çocukların başarısının da ciddi oranda etkilediğin söyledi.

Yaşanan bu sağlık sorunu ile ilgili yapılması gerekenler konusunda bilgi veren Dr. Özyılmaz, miniklerin yaşamını olumsuz eden geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları nedeniyle çocuklarda burun tıkanıklığından, gündüz yorgunluk hissi ve baş ağrısına, horlamadan uykuda nefes kesilmesine, davranış bozukluklarından hiperaktiviteye kadar birçok sorun yaşanabildiğini ifade etti.

Dr. Özyılmaz, bu rahatsızlığın, yalnızca sağlık açısından değil psikolojik açıdan da sıkıntı yarattığını belirterek, “Geniz eti ergenlik sonrası gerileyen, bademcik ise daha çok 1-10 yaş arasında görülen bir rahatsızlık olma özelliğine sahiptirler ve vücudun bağışıklık sisteminde görev alırlar. Sağlıklı olmayıp işlevini yerine getiremeyen bademcikler, vücudu dışarıdan giren mikroplara karşı savunmak yerine sürekli iltihaplanarak, bırakın vücudu savunmayı, aksine vücut için mikrop kaynağı oluşturmaktadırlar. Daha da önemlisi, çok sık geçirilen bademcik iltihapları sadece o bölgeyi etkilemekle kalmayıp; kalp, eklem ve böbrek romatizması için de önemli bir risk oluşturmaktadır” dedi.

AMELİYAT GEREKTİREN HALLER

Geniz eti ve bademcik hastalıklarının tedavisinde öncelikli olarak ilaç tedavisi uygulanması gerektiğini, uygulanan ilaç tedavisine rağmen sonuç alınmayan durumlarda ise cerrahi yola başvurulması gerektiğinin altını çizen Özyılmaz, şu önerilerde bulundu: “Horlama ve nefes kesilmesine neden
olacak kadar sorun çıkaran ve çocuğun havale geçirmesine neden olan bademcik iltihapları oluşuyorsa, gelişmeyi bozuyorsa, erişkinlerde bademcik taşı ve ağız kokusu yapıyorsa, bademcik iltihapları kalp, eklem ve böbrek romatizmasına yol açmışsa ameliyat olmasını öneriyoruz”.

Topuk dikeni nedir?

04 Şubat 2010 Yazan eSeR  
Kategori Sağlık

topukkututKişide yürüme zorluğuna neden olan rahatsızlığın tedavi yöntemleri nelerdir?
Genç yaşlı pek çok kişinin şikayetçi olduğu topuk dikeni rahatsızlık vermesinin yanı sıra hastalarda yaşam kalitesini de ciddi bir biçimde düşürmekte. Topuk dikeni kişide ayağa kalkınca şiddetli ağrı, topallama, ayakkabı giymekte zorluk, ayak tabanında şişlik ve yürüme zorluğu gibi şikayetlerle kendini gösteriyor. Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Op. Dr. Ali Canpolat topuk dikeni hastalığı ile ilgili en çok merak edilen soruları sizin için yanıtladı..Topuk dikeni nedir?

Ayak tabanına aşırı yük binmesi ve aşırı zorlanmalar sonrası dokularda oluşan ödem, hematom ve iltihap sonucu oluşan kireçlenmedir. Zaman içinde büyüyerek topukta bir çıkıntı halini alır ki buna “Topuk Dikeni” diyoruz.

Topuk dikeninin oluş nedenleri nelerdir?

1- Ayak tabanında şekil bozuklukları
2- Şişmanlık
3- Sert tabanlı terlikler giyilmesi
4- Yalınayak uzun süre ayakta dolaşılması
5- Ayakta iş yapılan mesleklerde çalışılması.

Topuk dikeni tedavisi nasıl yapılır?

1- İstirahat
2- Ortopedik terlik kullanmak
3- Silikon topuk yastığı
4- Mantar tabanlık
5- Lokal kortizon tedavisi
6- ESWT Tedavisi

ESWT nedir?

ESWT, düşük enerjili ve yüksek enerjili şok dalgalarıdır. Sert doku ve yumuşak dokuya göre değişik uygulama alanları vardır. Sert dokularda yüksek enerjili uygulamalar, yumuşak dokuda düşük enerjili uygulamalar yapılır.

Sert Doku Uygulamaları :

a- kırık iyileşmeleri
b- kaynama gecikmeleri
c- gevşemiş ptotezlerin tespit edilmesi

Yumuşak Doku Uygulamaları :

a- omuz kireçlenmesi
b- topuk dikeni
c- tenisçi dirseği
d- golfçu dirseği
e- patellar tentinit
f- aşil tendiniti
g- trochanterik burcit

ESWT uygulamaları nasıl yapılır?

Sert ve yumuşak dokular için farklı şok sayısı ve frekanslar uygulanmaktadır. Sert dokular için: 2 - 3 seans, 1 - 2 saat, yumuşak dokular içinse : 3 - 5 seans 20 - 30 dk. süreyle uygulanmaktadır.
Sert doku uygulamalarında 2 - 3 hafta, yumuşak doku uygulamalarında 4 - 6 hafta içinde çoğu şikayetler kaybolmaktadır.

ESWT teknik olarak uğraştırıcı ve pahalı yöntemlere üstünlük sağlamıştır.

ESWT tedavisi uygulanan bölgede ne gibi biyolojik değişimler olur?

Şok dalga terapisi hastalıklı bölgelere ulaşarak doğal iyileştirme sürecini uyaran özel tip tedavidir. Sonuçta daha hızlı iyileşme, ağrıda azalma, şişme ve enfalamasyonda azalma sağlar. Hücreler ESWT enerjisine maruz kaldıklarında bir dizi biyolojik reaksiyon meydana gelir. Bu reaksiyonlar sonucu bazı iyileştirici etkiler oluşur.

Örneğin;

- Tenisçi dirseğinde sinir uçlarını irrite ederek sinir hücrelerinin ağrıyı iletmelerini engellediği belirtilmiştir.
- Topuk dikeninde ise ağrı refleks mekanizmasını kırmasına bağlanmıştır. Yoksa kalsifiye olan dokuyu kırma gibi bir işlemi yoktur.

ESWT tedavisinin sağladığı yararlar nelerdir?

- Ayakta tedavi
- Anestezi gerektirmez
- Ağrısız işlem
- Hızlı sonuçlar
- İlaçsız tedavi
- Yüksek başarı
- Yaşam kalitesinde artış

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?

04 Şubat 2010 Yazan eSeR  
Kategori Sağlık

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?
Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?

02.02.2010 15:50

On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.

Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?
Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?

02.02.2010 15:50

On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.

Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?
Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?

02.02.2010 15:50

On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.

Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

caykututut

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?
Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?

02.02.2010 15:50

On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.

Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

Çay ve kahve Alzheimer’i önlüyor mu?
Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?

02.02.2010 15:50

On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.

Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

Gün içinde ne kadar tüketmek gerekiyor?
On yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlendi.Nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığının hafıza ve beyin fonksiyonlarında ilerleyici bir bozulma ile karekterize, zaman içinde hastanın aile yakınlarının destek ve bakımına ihtiyaç duyulan ilerleyici düşkünleştirici bir beyin hastalığı olduğunu söyledi. Dr. Yavuz, “Unutkanlık ile önce hafıza ve bellek fonksiyonlarında başlayan dejenerasyon, zamanla diğer beyin fonksiyonlarına da sıçrayarak baş da konuşma ve yürüme olmak üzere tüm aile içi ve dışı soyal ve içtimai faaliyetleri, tedrici olarak bozar. Alzheimer hastalığı, halen günümüz tıp dünyasının en çok bütçe ayırdığı ve en çok uğraş verdiği hastalıkların başında gelmektedir. Sadece ABD’de her yıl 100 milyar dolar civarında bir para, Alzheimer ve tedavisi için harcanmaktadır. Sağlıkta ki gelişmeler ile birlikte ortalama insan ömrünün uzaması yanında, teknolojinin gelişimi ile beraber dev bir proplem şeklinde ortaya çıkan elektromanyetik kirliliğin de Alzheimer hastalığını tetiklediğini düşünmekteyiz” dedi.

YÜZDE 50 ORANINDA ALZHEİMER OLUŞMA RİSKİNİ AZALTIYOR

İsveç ve Finli nörologların 10 yıllık bir çalışma sonucunda kahve içmenin, Alzheimer oluşma riskini yarı yarıya azalttığını bulduğunu söyleyen Dr. Yavuz, “Kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan beta amiloid birikimini önemli ölçüde azalttığı ve böylece Alzheimer gelişmesini önlediği tahmin edilmektedir. 10 yılı aşkın bir zamanda bin 400 gönüllü hasta üzerinde yapılan çalışmalar, günde 3-5 fincan kahve içenlerde, içmeyenlere göre yüzde 50 oranında Alzheimer oluşma riskinin azaldığını belirlemiştir. Kahve bir çok araştırıcının ortak fikri olarak, sinir sistemini koruyucu bir özelliğe sahiptir. Kahvenin çok miktarda içinde barındırdığı kafein, sinir sisteminin düzenleyici bir uyaranıdır. Unutkanlığı toparlayıcı ayrıca hafıza ve önbellek fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri vardır. Zaten asırlardan beri bir çok insan, zinde ve uyanık kalmak için her gün kahve içmektedir. Kahvenin aynı zamanda diyabet hastalığı, Parkinson ve karaciğer hastalıkları üzerinde de koruyucu rol oynadığı iddia edilmektedir. Nitekim daha önce ki yıllarda bir çok bilimsel makalede , fareler üzerinde yapılan çalışmalar da, farelere içirilen kahvelerin, beyinde alzheimere neden olan beta amiloid birikimini önlediği tespit edilmiştir. Kahvenin ihtiva ettiği kafein bakımından, iki fincan kahve yaklaşık 10 fincan çaya tekabul etmektedir. Henüz çayla Alzheimer hastalığı arasında ilişkiyi izah eden bilimsel bir çalışma olmamakla beraber, kahve gibi çayın da hafıza fonksiyonları üzerinde olumlu etkiler gösterdiği söylenebilir. Nitekim kendi klinik gözlemlerimize göre Alzheimer tanısı almış hastalarımızda oldukça fakir ve zayıf çay ve kahve tüketimi izlenimi almaktayız. Dolayısıyla her ne kadar bilimsel kesin bir veri olmamakla beraber, çayın da Alzheimer hastalığında koruyucu rol oynadığını söyleyebiliriz” diye konuştu.

YEŞİL ÇAY DA ALZHEİMERDEN KORUYUCU BİR ROLE SAHİP

Aynı şekilde, yeşil çayın barındırdığı antioksidanlar ve flavnoid maddesi ile alzheimere neden olan beta amiloid birikimini azalttığını kaydeden Dr. Mehmet Yavuz, “Yeşil çayın da alzheimerden koruyucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bilinen en iyi ve etkili antioksidanlardan biri olan EGCG (epigallocatechin-3-gallate) yeşil çay içinde bolca bulunmaktadır. EGCG’nin ise unutkanlığa neden olan beta amiloid birikimini önlemektedir. EGCG, C vitamininden 20 defa daha güçlü bir antioksidandır.

Bazı araştırmacılarda siyah çayın da (ülkemizde yaygın olarak kullandığımız çay) aynı yeşil çay gibi alzheimerde koruyucu rol oynadığını iddia etmektedir. Gerek siyah gerekse yeşil çay, Alzheimer hastalığında rol oynayan asetilkolinesteraz enziminin aktivitesini yok etmektedir. Halbuki kahvenin bu enzim üzerinde bir etkisi yoktur. Şu an günümüzde tek tedavi girişimi, ilaçlarla asetilkolinesteraz enzimini yok etme amacına yöneliktir. Maalesef beyinde ki amiloid madde birikimini önleyen kesin bir ilaç henüz keşfedilmemiştir. Sonuç olarak, Alzheimer hastalığı üzerinde aynı kahve gibi koruyucu ve önleyici bir etki gösterdiğini düşündüğümüz geleneksel çayımızla alakalı olarak uzun vadeli bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Ancak çay’ın da Alzheimer hastalığından koruması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle çay ve kahveden vazgeçilmemelidir.” şeklinde konuştu.

Bakanlık aşı reklamı yapmıyor

24 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

seeee1Sağlık Bakanlığı: “Diğer aşılarda olduğu gibi yan etkiler çıkabilir.

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bakanlığın ”aşı reklamı yapmadığını”, ”aşılanma duyurusu” yaptığını bildirdi.

CHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü ve İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız’ın soru önergelerini ayrı ayrı yanıtlayan Akdağ, pandemik grip aşısının; yeni ortaya çıkan grip virüsü için bu yıl üretildiğini ifade etti.

Akdağ, aşının yeni olmasına karşın, daha önce kullanılmış aşı üretim yöntemleri ve aşı bileşikleri ile üretildiğini, kullanıma sunulmadan önce etkinlik, güvenlik testleri tamamlanarak, ilgili ulusal ve uluslararası otoritelerden ruhsat aldığını kaydetti.

Türkiye’ye getirilen her aşı serisinin, kullanıma sunulmadan önce Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezinde biyolojik kontrole tabi tutulduğuna işaret eden Akdağ, ”Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yapılan bildirimlere göre, 19 Kasım tarihine kadar yaklaşık 65 milyon doz pandemik grip aşısı kullanıldığı ve aşının mevsimsel grip aşısı kadar güvenli olduğu ortaya çıkmıştır” dedi.

 
-”KORUYUCULUĞU YÜZDE 90”-
Akdağ, aşının etkisinin kanıtlandığını ve koruyuculuğunun yaklaşık yüzde 90 olduğunu vurgulayarak, bakanlığının ”aşı reklamı değil”, ”aşılanma duyurusu” yaptığını bildirdi.

Bakan Akdağ, aşıların yeni üretildiğini ve son kullanma tarihinin, her seri için değişebildiğini ifade etti.

Pandeminin doğuracağı etkiler konusunda modellemeler yapıldığını ve hazırlıkların buna göre şekillendiğini vurgulayan Akdağ, gelişmiş ülkelerin tamamında bu modellemeler yapılarak senaryoların oluşturulduğunu anlattı. Risk yönetiminin gereği olan bu modellemelerde birçok kriterin kullanıldığına işaret eden Akdağ, temel kriterleri; hastalığa ilişkin atak hızları, hastaneye yatış hızları ve ölüm hızları olarak sıraladı.

Bilim adamlarından oluşan Pandemi Bilim Kurulunca aşılama kararı alınarak, risk gruplarının belirlendiğini ifade eden Akdağ, Sağlık Bakanlığının, bilimsel kurullar ve verilerle hareket ettiğini, bu platformda birçok görüş tartışıldıktan sonra karar alındığını kaydetti.
-”DİĞER AŞILARDA OLDUĞU GİBİ YAN ETKİLER ÇIKABİLİR”-
Sağlık Bakanı Akdağ, ilaç hükmündeki her maddenin istenmeyen yan etkisi olabileceğine dikkati çekerek, ”Bu aşı sonrasında da mevsimsel grip aşıları ve diğer aşılarda olduğu gibi istenmeyen bazı yan etkiler ortaya çıkabilir” dedi.

Aşının yan etkileri hakkında bilgi veren Akdağ, şunları kaydetti:

”Bu yan etkilerin değerlendirilmesinde, beklenen yan etkilerin genel toplumda görülme hızlarıyla yapılan karşılaştırmalar büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde bugüne kadar yaklaşık 1 milyon 500 bin doz pandemik A (H1N1) gribi aşısı uygulamasıyla, elde edilen erken sonuçlara göre beklenmeyen ciddi bir yan etki tespit edilmemiştir.”

Akdağ, sipariş edilen 43 milyon doz aşının sipariş bedelinin yaklaşık 220 milyon Avro olduğunu bildirdi.
-”ÖLÜM HIZI İKİSİNDE DE AYNI”-
Yapılan değerlendirmelerin, domuz gribi ve mevsimsel gribin ölüm hızının, her ikisi için de 5 binde 1 olduğunu gösterdiğini ifade eden Recep Akdağ, ancak pandemik gribin çok sayıda kişiyi etkilemesi nedeniyle ölümlerin daha fazla olabildiğini belirtti.

Bakan Akdağ, kronik hastalığı bulunanlar, yaşlılar, gebe ve lohusalar, genç erişkinler ve küçük çocuklar arasında pandemik grip nedeniyle ölüm hızının, normal popülasyona göre daha yüksek olduğuna işaret ederek, aşının firmalara göre birim fiyatının 4,74-6 Avro aralığında, ortalama maliyetin de 5,2 Avro olduğunu bildirdi.

Konunun önemi ve aciliyetine binaen, Kamu İhale Kanununa göre Glaxo-Novartis, Smiht Kline ve Sanofi Pasteur firmaları ile herhangi bir aracı firma olmadan, doğrudan sözleşme yapıldığını ifade eden Akdağ, ”Milletvekillerimizin desteği, hastalıkla mücadelemize katkıda bulunmaktadır” dedi.

Kalp hastalığına yol açan yeni kolestrol

24 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

kalallaaa16 bin kişinin geni incelendi!
Bilim adamları, az bilinen bir tür “kötü kolesterolün” kalp hastalıkları riskini artırabildiğini saptadı.Britanya Kalp Vakfı’nın desteklediği araştırmada, kötü kolesterol olarak bilinen LDL’nin yanı sıra, Lp(a) olarak adlandırılan “lipoprotein”in de kalp hastalığına yol açabileceği belirlendi.

Birleşik Krallık medyasında çıkan haberlere göre, araştırma çerçevesinde Britanya ve Avrupa’da 16 bin kişinin genleri incelendi ve lipoproteinin üretimini kontrol eden 2 gen bulundu. Bu genlerin kalp hastalıklarıyla kuvvetli bağlantısı olduğu tespit edildi.

Araştırma prestijli New England Journal of Medicine dergisinde yayımlandı.

Araştırmayı kaleme alan Oxford Üniversitesi’nden Prof. Hugh Watkins, “İyi kolesterol olarak bilinen HDL ile zararlı LDL kolesterolünü hepimiz biliriz ancak bu saptanan, dikkat etmemiz gereken üçünçü bir sınıf kolesterol” dedi.

Watkins, “Artık Lp(a)’nın kalp hastalığının nedenlerinden biri olduğunu biliyoruz. Lp(a)’yı düşüren tedavilerin kalp krizlerini gerçekten önleyip önlemeyeceğini öncelikle araştırmalıyız” diye konuştu.

Lipoproteinin kalp hastalığı riskini nasıl artırdığı bilinmiyor ancak vücudun kan pıhtılarını çözme yeteneğini olumsuz etkiliyor olabileceği düşünülüyor.

Araştırmanın yazarlarından kalp-damar genetiği konusunda uzman Prof. Martin Farrall da her 6 kişiden birinin kalp krizi riskini yüzde 50 artıran genlerden birini veya birden fazlasını taşıdığını söyledi.

Ancak Farrall, Lp(a)’sı yüksek olanlarda risk artışının LDL seviyesinin yüksekliğinin yarattığı riskten daha düşük olduğunu belirtti.

Sağlık Bakanlığı: “Diğer aşılarda olduğu gibi yan etkiler çıkabilir”

24 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

seeeeCHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü ve İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız’ın soru önergelerini ayrı ayrı yanıtlayan Akdağ, pandemik grip aşısının; yeni ortaya çıkan grip virüsü için bu yıl üretildiğini ifade etti.

Akdağ, aşının yeni olmasına karşın, daha önce kullanılmış aşı üretim yöntemleri ve aşı bileşikleri ile üretildiğini, kullanıma sunulmadan önce etkinlik, güvenlik testleri tamamlanarak, ilgili ulusal ve uluslararası otoritelerden ruhsat aldığını kaydetti.

Türkiye’ye getirilen her aşı serisinin, kullanıma sunulmadan önce Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezinde biyolojik kontrole tabi tutulduğuna işaret eden Akdağ, ”Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) yapılan bildirimlere göre, 19 Kasım tarihine kadar yaklaşık 65 milyon doz pandemik grip aşısı kullanıldığı ve aşının mevsimsel grip aşısı kadar güvenli olduğu ortaya çıkmıştır” dedi.

 
-”KORUYUCULUĞU YÜZDE 90”-
Akdağ, aşının etkisinin kanıtlandığını ve koruyuculuğunun yaklaşık yüzde 90 olduğunu vurgulayarak, bakanlığının ”aşı reklamı değil”, ”aşılanma duyurusu” yaptığını bildirdi.

Bakan Akdağ, aşıların yeni üretildiğini ve son kullanma tarihinin, her seri için değişebildiğini ifade etti.

Pandeminin doğuracağı etkiler konusunda modellemeler yapıldığını ve hazırlıkların buna göre şekillendiğini vurgulayan Akdağ, gelişmiş ülkelerin tamamında bu modellemeler yapılarak senaryoların oluşturulduğunu anlattı. Risk yönetiminin gereği olan bu modellemelerde birçok kriterin kullanıldığına işaret eden Akdağ, temel kriterleri; hastalığa ilişkin atak hızları, hastaneye yatış hızları ve ölüm hızları olarak sıraladı.

Bilim adamlarından oluşan Pandemi Bilim Kurulunca aşılama kararı alınarak, risk gruplarının belirlendiğini ifade eden Akdağ, Sağlık Bakanlığının, bilimsel kurullar ve verilerle hareket ettiğini, bu platformda birçok görüş tartışıldıktan sonra karar alındığını kaydetti.
-”DİĞER AŞILARDA OLDUĞU GİBİ YAN ETKİLER ÇIKABİLİR”-
Sağlık Bakanı Akdağ, ilaç hükmündeki her maddenin istenmeyen yan etkisi olabileceğine dikkati çekerek, ”Bu aşı sonrasında da mevsimsel grip aşıları ve diğer aşılarda olduğu gibi istenmeyen bazı yan etkiler ortaya çıkabilir” dedi.

Aşının yan etkileri hakkında bilgi veren Akdağ, şunları kaydetti:

”Bu yan etkilerin değerlendirilmesinde, beklenen yan etkilerin genel toplumda görülme hızlarıyla yapılan karşılaştırmalar büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde bugüne kadar yaklaşık 1 milyon 500 bin doz pandemik A (H1N1) gribi aşısı uygulamasıyla, elde edilen erken sonuçlara göre beklenmeyen ciddi bir yan etki tespit edilmemiştir.”

Akdağ, sipariş edilen 43 milyon doz aşının sipariş bedelinin yaklaşık 220 milyon Avro olduğunu bildirdi.
-”ÖLÜM HIZI İKİSİNDE DE AYNI”-
Yapılan değerlendirmelerin, domuz gribi ve mevsimsel gribin ölüm hızının, her ikisi için de 5 binde 1 olduğunu gösterdiğini ifade eden Recep Akdağ, ancak pandemik gribin çok sayıda kişiyi etkilemesi nedeniyle ölümlerin daha fazla olabildiğini belirtti.

Bakan Akdağ, kronik hastalığı bulunanlar, yaşlılar, gebe ve lohusalar, genç erişkinler ve küçük çocuklar arasında pandemik grip nedeniyle ölüm hızının, normal popülasyona göre daha yüksek olduğuna işaret ederek, aşının firmalara göre birim fiyatının 4,74-6 Avro aralığında, ortalama maliyetin de 5,2 Avro olduğunu bildirdi.

Konunun önemi ve aciliyetine binaen, Kamu İhale Kanununa göre Glaxo-Novartis, Smiht Kline ve Sanofi Pasteur firmaları ile herhangi bir aracı firma olmadan, doğrudan sözleşme yapıldığını ifade eden Akdağ, ”Milletvekillerimizin desteği, hastalıkla mücadelemize katkıda bulunmaktadır” dedi

Domatesin muhteşem faydası

24 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

tomatesBol bol tüketin

 

Trakya Üniversitesi (TÜ) Üroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kaplan, domatesin içerdiği ve antioksidan etkisi gösteren ”likopen” etken maddesinin prostat üzerinde olumlu etkisi olduğunu bildirdi.

Yrd. Doç. Dr. Kaplan, TÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimlik Toplantı Salonu’nda düzenlediği basın toplantısında, prostat kanserinde erken teşhisin hayat kurtardığını söyledi.

Prostat kanserinin yaşla beraber görülme sıklığı artan bir kanser türü olduğunu ifade eden Kaplan, şöyle devam etti:

”Prostat kanseri genellikle 50 yaş üstü erkeklerde görülüyor. Ailesinde prostat kanseri olan varsa görülme olasılığı daha yüksek ortaya çıkıyor. Ayrıca, hayvansal yağ ve kırmızı et tüketimi, kırmızı etlerin yüksek ısıda pişirilerek tüketimi (mangal gibi) prostat kanserinin görülme sıklığını artırıyor. Akdeniz tipi zeytinyağlı yiyecek tüketenlerde ise daha az görülüyor.

Türkiye’de 2008-2009 yılları arasında yapılan ve Üroonkoloji Derneği’nin koordine ettiği ‘Prostat Kanseri İnsidans Çalışması’ ön raporuna göre, Türkiye’de erkeklerde görülen kanserler arasında prostat kanseri, akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.”

-50 YAŞ ÜSTÜ ERKEKLERDE YILLIK MUAYENE ÖNEMLİ-

50 yaş üzeri erkeklerin yılda bir kez prostat muayenesi yaptırmasının önemine dikkati çeken Kaplan, sözlerini şöyle sürdürdü:

”İdrar yapmada zorlanma, idrar akımında azalma prostat kanserinde hastaların şikayetleri arasındadır. Ancak, belirti beklemeden 50 yaş üzerinde her erkeğin yılda bir kez kanda Prostat Spesifik Antijen (PSA) düzeyine baktırması ve prostat muayenesi yaptırması gerekmektedir.

Bu değerlendirmeler sonucunda anormal bulguya rastlanırsa doku örneklemesi yapılmalıdır. Ailesinde prostat kanseri olan kişide prostat kanseri olma olasılığı normalden 5 kat daha fazladır. Bu kişiler 40 yaşından sonra muayenelerine başlamalıdırlar.”

-DOMATESİN PROSTAT ÜZERİNDEKİ OLUMLU ETKİSİ-

Domatesin içerdiği bazı maddeler nedeniyle prostat üzerinde olumlu etkileri olduğunu da vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kaplan, sözlerini şöyle tamamladı:

”Prostat kanserine karşı bazı gıdaların geciktirici ya da önleyici olduğu söylenir. Bunlardan laboratuvar incelemeleriyle kanıtlanmış olanı domatestir. İncelemelerde domatesin içerisindeki antioksidan özelliği olan ‘likopen’ maddesinin prostat hücrelerini baskı altına alan bir özelliği olduğu bilinmektedir. Pişirilmiş ve sos olarak kullanılan domatesin olumlu etkisi olduğu bilinmektedir. Ancak bu ‘domates yiyin prostat olmayın’ demek anlamına gelmez.”

Depresyon cinsel yaşamınızı karartmasın

23 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

depresyon1

Depresyonun kişinin hayatını etkilediği önemli alanlardan biri de cinsel yaşam. Depresyonda olan kişilerde, isteksizlik, zevk alamama, erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda vajinismus gibi cinsel işlev bozuklukları yaşanabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Aylin Sezer, depresyonun tek başına cinsel sorunlara neden olurken, cinsel sorunların da depresyonu ağırlaştıracağına dikkat çekiyor. 

Depresyon ve cinsel sorunlar ilişkisinde olumsuz bir kısır döngü yaşanıyor. Bu döngü içerisinde depresyon cinsel sorunlara neden olurken, tam tersine cinsel sorunlar da depresyonu ağırlaştırabiliyor. Depresyonun etkisiyle yaptığı hiçbir şeyden zevk alamayan kişinin yetersizliği nedeniyle suçluluk duyacağına dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi’nden Psikolog Aylin Sezer şunları söylüyor:

“Yaşanan suçluluk duygusu depresyonun yarattığı kendine güvensizlik duygusunu besleyecek, bunun sonucunda kişi cinsellikten kaçınacaktır. Depresif sürenin uzaması, ağırlaşan umutsuzluk ve karamsarlık, cinsel istek kaybının yanında daha önce var olmayan cinsel sorunların ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Hasta cinsel hayatının tamamen sona erdiğini düşünerek depresyonunu daha ağır yaşamaya başlıyor.”

İstek kaybı, zevk alamama ve performans kaygısı her iki cins için ortak olsa da, depresyonun yol açtığı cinsel işlev bozuklukları erkeklerde ve kadınlarda farklılık gösterebiliyor. Psikolog Sezer’in verdiği bilgiye göre, kadınlar cinsel uyarılma, orgazmla ilgili problemler, vajinismus yaşarken, erkeklerde sertleşme kaybı, erken-geç boşalma sorunları ortaya çıkıyor.

Kadın-erkek rolleriyle ilgili yanlış inanışların da depresyonun yarattığı etkiyi artırdığına dikkat çeken Psikolog Aylin Sezer, “Depresyondaki kadınlar, daha fazla içe kapanmayı, hüzünlerini kendi içlerinde yaşamayı seçerken, erkekler yaşadıkları mutsuzluğu öfke patlamaları, riskli davranışlarla dışa vururlar. Mutsuzluk, hüzün hali, hayattan zevk alamama, kendine güvenin azalması cinselliğe olan yaklaşımı etkiler” diye konuşuyor.
 
Başaramama korkusu sorunun kalıcı olmasına neden oluyor

Cinsellik, performans kaygısı haline geldiği zaman başaramama korkusu ile cinsel işlev bozukluğunun kalıcı olması riski doğabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi uzmanlarından Uzman Psikolog Aylin Sezer tedaviyle ilgili şu bilgileri veriyor;

“Depresyonla gelen cinsel sorunlar, anti-depresan ilaç tedavisiyle daha da artabilir. Bugün depresyon tedavisi için kullanılan anti-depresan ilaçların büyük çoğunluğu yan etki olarak cinsel isteği azaltmaktadır. Sertleşmede azalma, vajinada kuruluk, orgazm yoğunluğunun düşmesi ve süresinin azalması bu yan etkiler arasında sayılabilir. Dolayısıyla, depresyonda zaten varolan cinsel sorunlar, ilaç tedavisiyle daha da artabilmektedir.

Fakat, depresyon tedavisinde ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte yürütüldüğünde bu sorunlarla yapıcı bir şekilde başa çıkmak kolaylaşır. Tedavi sürecinde kişi sabırlı olmalı, sıkıntılarını eşiyle paylaşmalı ve onun desteğini almalıdır. İlaç tedavisi ile psikoterapinin beraber yürütüldüğü tedavilerde depresyonun iyileşmesi ile diğer problemler gibi, cinsel sorunların da ortadan kalktığı görülmektedir.” 

Bel ağrısını ciddiye alın!

23 Aralık 2009 Yazan admin  
Kategori Sağlık

eballsssYeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirurji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, bel ağrısının kireçlenmeden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabileceğini belirterek “Eğer bel ağrısı 2?3 günden fazla devam ederse, hafif olan ağrı şiddetlenirse, ayakta ve veya bacakta güç kaybı, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma gibi durumlar ortaya çıkarsa mutlaka doktora gitmek gerekir” diyor. Atalay, “Bel ağrısında risk faktörleri açısından son yıllarda mesleksel faktörler ve bireyin genetik yapısı ön plana çıkmaktadır. Özellikle ağır bedensel iş gücü gerektiren işler, uzun süreli oturma ve araç kullanma gerektiren işler riskli olarak kabul edilmektedir. Ağır bedensel zorlanma gerektiren işlerde çalışma süreci uzadıkça bel ağrısı sıklığı da artmaktadır. Ayrıca psiko sosyal faktörler kesinlikle bel ağrısına yol açmakta veya geçmesini önlemektedir” derken bel ağrılarının altta yatan hastalığa göre değişik seyir gösterebileceğini söyledi.

Atalay, bel ağrısı tedavi edilmediğinde neler olabileceğini altta yatan hastalığa bağlarken, “Örneğin prostat kanserine bağlı kemik tutulumu olduğunda ve hasta bu belirtiyi dikkate almadığında hastalığın ileri bir aşamada fark edilmesi söz konusu olabilir. Kemik erimesine (osteoporoza) bağlı kırıkları olan hastada kırıkların tedavisiz kalması yeni kırıklara zemin hazırlayarak bel ağrısının ve deformitelerin kalıcı olmasına neden olabilir. Aynı şekilde yukarıda da saydığımız gibi ayakta veya bacakta güç kaybı ve felç, his azalması, yürüyememe, dengesizlik, idrar büyük abdest kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı gibi durumlar oluşabilir” dedi.

Sonraki yazılar »



Sohbet